ULUSAL EGEMENLİK DEYİNCE
23 Nisan 2020
BELİRSİZLİKLE BAŞA ÇIKMAK
30 Nisan 2020

Zevkler ve renkler tartışılmaz. Bir aktörü yakışıklı, çekici, güzel veya çirkin bulabilirsiniz. Kavram olarak “güzellik” için üzerinde ortaklaşılmış kriterler yoktur, ekseriyetle çoğunluğun onayı yeterlidir.

Leonardo Di Caprio çoğunluğun yakışıklı ve çekici bulduğu bir aktördür. Ama kimse ondan bir Al Pacino gibi bahsetmez. Yeteneğinden ziyade fiziği ile ön plandadır.

Yüksek bütçeli , 11 Oscarlı Titanic filminin başrolünde oynamak Di Caprio’nun kaderini değiştirir. Hem en çok kazanan aktörler arasında girer hem de teklif edilen rollerin kalitesi değişir. Leonardo Di Caprio artık film endüstrisinde kabul görmüş bir aktördür.

Benim izleyip de çok beğendiğim filmlerinin arasında tek Oscar aldığı filmi olan Diriliş (The Revenant) de var ama bence Shutter adası, Kanlı Elmas, Muhteşem Gatsby, Para Avcısı (The Wolf of Wall Street) gibi filmlerin hepsinde iyiydi.

Ayrıca araştırırken öğrendiğim kadarıyla kendisi bir çevreci aktivist ve dünyanın en etkili ilk 100 kişisi arasında yer alıyor. En çok kazanan aktörlerden biri ve kazandığı paradan hatırı sayılır bir miktarı bağışa ayırıyor.

Bu yazı başrollerinde Leonardo Di Caprio ile Kate Winslet’in oynadığı Hayallerin Peşinde/Revolutionary Road filmi hakkında. Kate Winslet’in bu filmdeki rolüyle birçok ödül aldığını da belirtmek gerek.

Film, aynı ismi taşıyan bir kitabın ekran uyarlaması. Kitabı okumadığım için nasıl yorumlandığı konusunda bir yorum yapamıyorum. Hikaye kabaca , 1950’lerde bir partide tanışan bir aktris ile bir kasiyerin evlenip, banliyöde hayatına geçerek, görünüşte mükemmel bir çift olmalarının hikayesi. Tam bir Amerikan rüyası; 2 çocuk, iyi bir iş, çok güzel bir eş ve banliyöde bahçeli müstakil bir ev.

Hikaye burada başlıyor. Ailenin iç yüzünü görüyoruz. Adamla kadının ilişkisi kopmuş çoktan. Çocuklardan bunalmış ve mesleğinde başarı kazanamamış bir kadın, yüzeysel komşuluk ilişkileri içinde kendine yabancılaşmış. Hepsinin bir mış gibi yapma ardına saklanmış koca bir yalan oluşunun, sistem içinde ruhlarını yitirmiş bir çiftin hikayesi.

Hayallerinin ne olduğunu çoktan unutmuş, günlük koşuşturmaca içinde geçen günlerinde bir anda kadın, ikisinin de hayalleri olduğunu hatırlar ve bunun için Paris’e gitme planı yapar. Plana göre orada adam evde çocuklarla ilgilenirken, kendisi çalışacak, adam da nefret ettiği işinde kalmak zorunda kalmayacak, kendini dinleyerek gerçekten ne yapmak istediğini bulacaktır. Fazla detaylandırılmasa da nefis bir plandır. Kadın uzun süredir ilk kez kendini canlı hissetmektedir. Adam da heyecanlıdır. Tüm komşulara, iş arkadaşlarına durumdan bahseder. Tam da bu sırada adam reddetmesinin aptallık olacağı bir iş teklifi alır. Eş zamanlı olarak kadının hamile olduğunu ve çocuğu düşürmek için plan yaptığını keşfeder. Kadının hamile olması tüm planları değiştirir adam yine statünün güvenli kollarına kendini bırakır, kadın da boyun eğmiş gibi gözükür. Ama kadının bu açmazdan kurtulmak için başka bir planı vardır.

Bir aile dramı olan film, bir aile kurmuş herkesi bir şekilde etkileyecektir. Kendi ailesini kurmamış kişiler ise içine doğdukları ailenin içyüzünü sorgulayabilir.

Hikayenin özeti böyle. Tabii Kate Winslet ile Leonardo Di Caprio karakterlerin hakkını vermiş. Bir orta sınıf açmazını çok güzel gözler önüne seren filmde Kate Bates gibi usta oyuncular da var. Filmde akıl hastası rolünde bir adam film boyunca tek samimi konuşan kişi olarak karşımıza çıkıyor; adamın kaba olduğu düşünülüyor ve bu yüzden kimse tarafından sevilmiyor. Akıl hastasının çok çarpıcı bir lafı var. Adamın kadına çok kötü davrandığı bir sahnede kadının tepkisizliği üzerine kadına diyor ki “siz birbirinizi hak ediyorsunuz. Ne şanslıyım ki sizin doğacak çocuğunuz değilim.”

Günümüzde hala bazı çiftlerin kendine ya da başkalarına itiraf etmediği, ruhlarını paramparça eden ilişkilerin bir hiç uğruna, sadece güvenlik, alışkanlık sebebiyle ya da statü kaygısından dolayı aynı döngüyü yaşamaya devam ettiğini görüyoruz. Dışarıdan mutlu aile fotoğraflarını instagramda paylaşan ailelerin samimiyetini sorgulamıyor musunuz?

Hayat geçip giderken, kadınlar ve erkekler birbirlerine katlanmak zorunda hissettikleri ilişkilerine aynı çatı altında devam ediyor. Olan buna şahitlik eden çocuklara oluyor. Anne ve babaların cesaretsizliği çocukları yaralıyor.

Görevler ve sorumluluklar altında ezilip enkaza dönüşmeden evvel kim olduğumuzu, ne yapmak istediğimizi, neyi yapabileceğimizi bilmemiz gerekmez mi? Hayallerin peşinden gitmek çocukça geliyor olabilir… Peki ya tek bir hayatımız varsa (en azından bu bilincimizle bilebileceğimiz tek hayat) ve biz onu henüz yaşamadıysak?

mm

Ayse Musal Çıpa

Ankara’da doğdum ve büyüdüm. TED Ankara Koleji mezunuyum, Bilkent’te Turizm ve Otel İşletmeciliği okudum. Bir kaç sene mesleğimi yaptıktan sonra İstanbul’a taşındım ve reklam sektörüne geçtim. 17 sene aralıksız profesyonel hayatıma devam ettikten sonra 2011'de bir şirkete ortak oldum, evlendim ve 2012’de doğum yaptım. 2015’den beri Sivil Toplum Kuruluşları ile çalışmaktayım. Başka Bir Okul Mümkün Derneği’ni ve Yenidenbiz’i destekliyorum. İstanbul Gençlik ve Çocuk Sanat Bienali’nde gönüllü çalışıyorum. Kolektif işlere inanıyorum. Only One Team ile bir kolektif kitap yazıp, bir enstalasyon sergisi açtık, çevirim içi radyo kurduk ve çevirim içi şiir gecesi yaptık. Farkındalık, Reiki, Transandantal Meditasyon, Şiddetsiz iletişime giriş, yoga, P4C vb. bir çok kişisel ve mesleki eğitime katıldım. Farkındalık üzerine atölyeler düzenliyorum. Çocuklar için felsefe kolaylaştırıcılığı yapıyorum, yetişkinler için felsefe çemberleri düzenliyorum. Yazıyorum ve konuşuyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!