BELİRSİZLİKLE BAŞA ÇIKMAK
30 Nisan 2020

Leslie H. Gelb, Amerikan Savunma ve Dışişleri Bakanlığında üst düzey görevlerde bulunmuş; Amerika’nın prestijli düşünce kuruluşlarından Dış İlişkiler Konseyi Başkanlığını yapmış, ve New York Times’ta yıllarca dünyada olup bitenlere dair yorum ve değerlendirmelerini paylaşmış etkin bir isimdi. Amerikan Senato’sunda 2007 yılında Irak’ta ki gelişmeleri değerlendirdikleri bir oturumda, Amerikan çıkarlarının bir şekilde bağlı olduğu ülkelerde — bu ülkelerin iç işlerine karışmamalarının — söz konusu olmadığını söyledi.

“Dış politika dediğiniz tam da budur,” diyen Gelb şöyle devam etti: “Dış politika – ciddi dış politika – bir ülkenin başka bir ülkenin iç politikasına müdahalesidir. Ve başarılı bir şekilde müdahale etmezseniz, başarılı bir dış politikanız yoktur.” Gelb, başarılı dış politikanın tesis edilebilmesi için de ilgili ülkelerde etkin işbirliklerinin sağlanmasının mutlak olduğunu belirtmişti.

Uluslararası sistemde esas alınan ise ülkelerin birbirlerinin iç işlerine karışması değil; işbirliği yapması idi. İki dünya savaşının ardından hepten yorgun ve bitkin düşmüş olan dünya devletleri, daha fazla yıkım ve ölüm görmemek için birbirlerinin iç işlerine karışmama konusunda bir mutabakata varmışlardı. Ama güç dengesinde devletler arasında pergel açıldıkça, ilkeler üzerinden hareket edebilmek de git gide kitaplarda yazıldığı ile kaldı. Ülkelerin, çıkarlarını kollamak uğruna aldıkları kimi politik kararlar hem uluslararası sistemin değer yargılarını hem de demokrasinin esaslarını bugün sorgular hale gelmemize yol açtı.

21inci yüzyılın gerçekleri 

Saatler geceyarısını gösterdiğinde, sanki bilgisayarlara bağlı her şey çökecekmiş gibi bir korkuya sarmalanarak girdik yeni bir yüzyıla. Korkulan olmadı ama devamı korku filmi gibi gelmekte. 11 Eylül 2001’de Amerika’nın, el Kaide terör örgütünün saldırısına uğramasıyla başlayan felaketler dizininin ardı arkası kesilmiyor.

Dönemin Amerikan Başkanı George W. Bush, içi yolcu dolu ticari uçakların canlı bomba gibi kullanılarak New York’taki İkiz Kuleler’i alaşağı etmesinin ardından bunu yapanların cezasız bırakılmayacağına and içmişti. Ancak bu emsali görülmemiş terör saldırısının ardından Afganistan’a yapılan askeri müdahaleyi tüm dünya ülkeleri istisnasız desteklerken, Irak için aynı destek gelmedi. Amerika, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi ve rotasyon üyelerini ikna edemedi. Yine de kendisiyle bir olan bir avuç ülkeyle birlikte Saddam Hüseyin rejiminin sonunu getirdi. Bu askeri işgal için iki önermesi vardı: Saddam, el Kaide’nin düzenlediği bu terör saldırısına yardımcı olmuştu, kitle imha silahları vardı ve bunlar her an teröristlerin eline geçebilirdi; ve Bağdat’tan başlayacak bir demokrasi tüm bölgeyi barışcıl bir hale sokabilirdi. Ancak Washington’un Irak önermelerinin hiçbiri tutmadı. Saddam’ın 11 Eylül’le alakası olmadığı hızla ortaya çıktı ve bir ulusa demokrasiyi dışardan paraşütle getirmenin de konuşulduğu kadar kolay olmadığı acı tecrübeyle anlaşıldı. Bir buçuk milyonun üzerinde Iraklı, bu iddia yüzünden hayatını kaybetti.

Soğuk Savaşın bitimi ile dünya sahnesinde avantajlı bir duruma geçen Amerika, bu üstünlüğünü hızlıca eritti. Demokrasinin, küreselleşmenin, ve ülkeler arası işbirliğinin önderliğini yaparken bir anda kendini adeta bir mafya babası konumuna indirgedi. İşbirliği zarurete ve hatta şantaja dolandı ve müttefikler arası dahi agresif ve geçimi zor bir sarmaşık dallanmaya başladı. Rusya, Amerika’nın darbe aldığı Ortadoğu’da her gördüğü fırsatı değerlendirdi ve bir de üstüne arka bahçem dediği eski Sovyet topraklarında terör estirdi. Moskova’nın kanlı oldu bittilerini geri döndürmek kolay olmayınca da bu ülkenin diplere çakılmış güç algısı hızla yukarı ivmeye geçti. Demokrasiyle arası olmayan Çin ise teknoloji alanında yaptığı sıçramalarla Amerika’yı tehdit eder oldu. Bir de bölgesinde Hong Kong, Tayvan gibi Amerika’nın müttefiklerine askeri tehdit oluşturmaya başladı. İsrail’le işbirliğinde değişmez birliktelik ve Arap ülkelerinde son bulmayan kaos, hukuksuzluk ve kan da bu diziye eklenince Amerika sırtlanabileceğinden daha büyük yük aldı. Hırçınlaştı. Hırçınlaştıkça da hatalı karar verdi. Hatalı karar verdikçe de dünya kamuoyundaki algısı sürekli negatifi göstermeye başladı.

Dış politika yapma süreci 

Amerika, dünyanın ağır ağabeysi olarak kendi saygınlığını kendi kararları ile kötüye kullanınca yeni arayışlar ortaya çıktı. Dünya genelinde demokrasiyle taçlandırılmış tüm adalet ve insan hakları değerleri örselenmeye ve önemsizleştirilmeye başlandı. Siyasi liderler, bulundukları makamları kendi şahsi çıkarlarını ve egolarını beslemek için kullanmakta engel bulmaz oldu. Populizm tufanı, dünyanın sözüm ona gelişmiş ülkelerinden az gelişmiş olanlarına kadar bir hortum gibi herkesi içine çekti. Bu düzensizlik içinde de dış politika, aynen geçmişte de olduğu gibi, ülkelerin ulusal güvenliklerinden ticari çıkarlarına; beyin gücünden vasıfsız iş gücüne; doğrudan dış yatırımdan yabancı yardımlara; mali dengeden kültürel meselelere; terörle, uyuşturucuyla, insan kaçakçılarıyla mücadeleden mülteci sorunlarına ve elbette küresel iklim meselelerine kadar geniş bir yelpazeyi kaplamaya devam etti.

Amerika nezle olduğunda dünya zatüre oluyorsa, özellikle gelişmekte olan ülkelerin böylesi dönemde dış politikalarında iki katına dikkatli olma gerekliliği ortaya çıktı. Zira dünya başınıza geçmiş gibi hissetseniz de ülkelerin çıkarları anlık olarak değişmediği için dış politikada da dönemsel oluşan baskılardan ve taleplerden çok etkilenmemeyi bilmek gerekir. Bunun için de hem siyasi karar verici mekanizmanın hem de alınan kararlarda yeri alan tüm devlet kurumlarının bir uyum içerisinde, temsil ettikleri ülkenin çıkarlarını ve hedeflerini doğru tanımlamaları şarttır. Dış politikada hızlı verilen kararlar veya radikal değişiklikler, maceraperestlikle eş değer bile olabilir. Gerçek dış politika, iyi düşünülüp, sıkı tartılıp, ağır adım atılmasını kaçınılmaz kılar.

Türkiye Denklemin Neresinde!

21inci yüzyılın bu dinamikleri içinde Türkiye de elbette nasibini aldı. Soğuk Savaş yıllarının iki kutuplu döneminde NATO üyesi olarak kendini Batı ittifakına demirleyen Türkiye, Amerika ile ilişkilerine ülke çıkarlarına da uygun gördüğü için önem verdi. Ama ikili ilişkiler sevgi ve saygı bağı ile güçlendirilmektense; ast-üst ikilemine takıldı. Biraz Ortadoğu ve biraz da Akdeniz kanının getirdiği duygusallık, ilişkilerin ihtivasına dair geride acı-ekşi bir tadı hakim kıldı. Amerika’nın oluru olmadan Silahlı Kuvvetlerin darbe yapmasının mümkün olmadığına inanıldığı gibi; Recep Tayyip Erdoğan’ın da iktidara gelirken ve siyasi gücünü sağlamlaştırırken bu ülkeyle kurduğu yakın ilişkilerden güç aldığına kanaat getirildi.

Aralık 2002’de Erdoğan henüz daha siyaseten yasaklı iken — Kasım ayında seçimi kazanan partisinin genel başkanı olarak — Beyaz Saray’da dönemin Amerikan Başkanı George W. Bush ile görüştü. Türkiye’nin Washington Büyükelçiliğinden hiçbir diplomatın hazır bulunmadığı toplantı sonrası Amerikan tarafı Türkiye’nin topraklarını Irak’ın işgali için — bir ara geçiş hattı olarak — kullanabileceğine güvendi. Bu çıkarım bile Amerika’nın, Türkiye ile alt-üst ilişkisi dinamiğine kendini çok kaptırdığının bir görüntüsüydü. Bir diğer taraftan da Gelb’in de işaret ettiği iç işlerine müdahalenin ipuçlarını sergiliyordu.

Amerikalılar, Erdoğan’la kurdukları ilişkiye güvenerek her şeyi bir oldu bitti denklemi içinde yürütmeye başlamışlardı. Parlamento’dan istedikleri sonucu alamadıklarında da hırslarını Erdoğan’dan değil, askerden almayı uygun buldular. 2007’de Erdoğan, Gül’ü, Cumhurbaşkanlığına aday gösterdiğinde ülkede yoğun protestolar yaşanmaya başlandı. Akabinde, Anayasa mahkemesinde iktidar partisinin ”laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği” iddiası ile kapatılma istemi ile dava açıldı. İktidar partisi, Washington’dan, Türk demokrasisine sahip çıkması için müdahil olmasını istedi. En nihayetinde Amerika’nın baskıları sonuç verdi. Anayasa Mahkemesi, geri adım attı. Mesele bir siyasi partinin kapatılmasının demokrasi için kara bir leke olacak olmasında değil, bu karara organik olarak ulaşılmamasındaydı.

15 Temmuz Fethullah Gülen cemaatinin darbe girişimine gelindiğinde ise Erdoğan, Amerika’nın bu işin arkasında olduğundan emindi. Amerika ne Gülen’i iade etti, ne de Türk hükümetinin iç işlerine müdahale edilmesinden duyduğu rahatsızlığa pabuç bırakmayı uygun buldu. Ankara’nın iddialarını komplo vari ve asılsız olarak damgaladı. İzmir’de casusluk yaptığı iddiası ile Amerikalı bir misyoner tutuklandı. Erdoğan, geri iadesinin söz konusu olmadığını söyledi; dolar zıpladı ve filmlere taş çıkartır bir görsel şovla bu rahip ülkesine iade edildi.

ABD’ye yaslanmak

Her ülke kendi çıkarlarını kollamakla sorumludur. Türkiye’nin kendi iç dinamikleri içinde çözemeyip de yardım için Washington’dan destek istediğiniz anda, Amerika’nın çıkarına görmediği bir girişimde bulunmayacağını bilmek gerekir. Türkiye’nin ileri demokrasi denilen bir sürece sürüklenmesinde bu ülke vatandaşlarının refahından ziyade; Amerika için bunun ne anlama geleceği önemlidir. Özgür düşünebilen, kritik sorular sorabilen, hırsını dengelemesini bilen ve sıradan vatandaşların böylesi büyük oyunlarda yeri yoktur.

Türkiye için son yirmi yıllık süreç ne yazık ki pek parlak geçmedi. 2002 yılında iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetleri, geçmiş hükümetlerin bıraktığı yerden devam etmek yerine geçmişi adeta sıfırlayıp, yitirilen Osmanlı İmparatorluğunu canlandırma hayaline kapıldılar. Cumhuriyet geçmişine açtıkları savaşla hem iç politikada hem de dış politikada Osmanlı’yı adeta canlandırma hayaline kapılan iktidar, sürekli büyük işler peşinde koşmaya başladı. Ancak ne yazık ki attıkları adımların geçmişten devamlılığı olmadığı için hızlı düşünülmüş, stratejik derinlikten yoksun, taktiksel bile tutarsız olduğu ve isabetsizlik rekoru kırmaktan ve hayalkırıklığı yaşatmaktan öteye gidemediği de hızla anlaşıldı. Bunlardan Amerikayı sorumlu tutmak ise olabilecek en anlamsız çıkarım olabilir ancak…

İşbirliği önemlidir 

Dış politika, insanlara yabancı değildir — hele ki küreselleşen dünyamızda iç tüketimle sınırlı kalmayan ticaret bunun en güzel göstergesidir. Koronavirüs salgını bir süreliğine dünya devletleri ve halkları arasındaki bu ticarete bir süreliğine mola verdirtmiş olsa da yavaş yavaş yeni normale geçiş hazırlıkları başladı.  Bu yeni normal denilen sürece dileyelim dünya siyaseti bir öz eleştiri yapmış olarak başlayabiliyor olsun. Bu salgından ötürü yaşanan izolasyon süreci dış politikada eğer ki ‘Önce Amerika’ bencilliğini daha da ön plana çıkartarak sonuçlanacak olursa mevcut zorluklar ancak katlanacaktır.

Dış politika, bir ülkenin yurtdışındaki imajını güzelleştirmek için çaba sarf eder. Bu, bir ülkede her şeyin mükemmel olduğu gibi gerçekten uzak bir ilüzyon yaratmak değildir ama ülkede hukukun üstünlüğünün ve insan haklarının gözetildiğinin, istikrarlı bir düzenin olduğunun ve insanlarının da sorumlu vatandaşlar olarak ülkede belli bir kamu düzenini sağlamakta üzerlerine düşeni yerine getirdiklerini gösterebilmektir.

Dış politikanın bileşenleri

Dış politika, bir ülkenin karakterini yansıtır. Coğrafyasından başlayın tarihine, dinine, kültürüne varıncaya kadar o topraklarda yaşayan insanların değerlerini yansıtır. İç politikadan da bu anlamda bağımsız değildir. Haliyle de bir ülkenin dış politikasının sağlam olabilmesi için bu ülkenin, kendi içinde huzurlu, dinamik, üretken, değerlerini bilen ve belli bir ülkü etrafında toplanabilmiş bir ülke olması gerekir.

Dış politika, tüm toplumu bağlar. Siyasi karar vericiler, halktan kopuk dış politik açılımlar yapmaya kalkarsa bu sakil durur; topluma karşı siyasi sorumluluklarını kötüye kullanmış olurlar. Amerika’nın bir dizi dış politika hataları bugün dünya kamuoyunun gözündeki yerini nasıl ki negatife düşürdüyse, bu sorunsal bir tek de Amerika ile sınırlı değil ve olamaz da…

Ülkelerin kendi ulusal çıkarlarını doğru belirleyebilmeleri için kendilerini uluslararası arenada doğru yerde konumlandırmaları gerekir. Bir ülke kendini isabetli olarak — artıları ve eksileriyle tanımlayabilirse — ulusal çıkarlarını gözetmek amacıyla yabancı ülkelerle kuracağı ilişkilerinde jeopolitik veya stratejik; ekonomik veya ticari çıkarının ne olduğunu doğru tesbit eder. Bunları doğru olarak belirledikten sonra tesis edilecek ilişki ağı da kısa ve uzun vadede mutlaka ülke çıkarına hizmet eder. Olası kriz anlarında da çok daha rahat riskleri bertaraf etmesine yardımcı olur.

Dış politika, statik değildir — aynı dünyanın da olmadığı gibi. Dış politika, dünyadaki gelişmelere ayak uydurmayı ve ülkenin çıkarlarını en üst seviyede korumayı gerektirir. “Nasıl yaşamamız gerektiğiyle aslında nasıl yaşadığımız arasındaki fark o kadar büyüktür ki nasıl olması gerektiğini öğrenen kendi sonuna giden yolu öğrenmiştir,” der İtalyan felsefeci Niccolo Machiavelli.

Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın her yıl düzenlediği insan hakları raporları ile adeta dünya ülkelerinden ahlaki olarak daha üst bir mertebede olduğu algısını yaratan Washington, dış politikada ardı ardına yaptığı hatalarla bugün hiç de istediği bir yerden anılmıyor. 25 Mayıs’ta Minnesota’da öldürülen siyahi George Floyd’dan sonra ülke genelinde 27 büyük şehirde başgösteren protestolar da bu düşüşünün bir diğer göstergesi oldu. Yeni Zelanda, Avustralya, Hollanda, Fransa, İtalya, İrlanda, Almanya, Kanada, Danimarka, İngiltere ve İsveç gibi ülkelerde binlerce ve binlerce insan ‘ırkçılığa hayır,’ demek için sokağa çıktı. Ama bu haykırış Amerika’nın kendinden görmediklerine verdiği değerin ne insani ne de tolere edilebilir olmadığını haykırmak gibiydi. Yine de Amerika’nın zorlanıyor olması; bolca hatalar yapıyor olması ne haydut bir devlet olduğunu gösterir ne de toparlanamayacağını.

 

mm

Tülin Daloğlu

Publisher / Yayıncı - tulin.daloglu@dergi.halimiz.com Bu sitenin yayıncısı ve baş editörüyüm. Gazetecilik mesleğimde yirmi yılı geride bıraktım. Başta Türk medyası olmak üzere, Amerika, İngiltere ve İsrail medyalarında yazılarım yayınlandı. Ankara, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden mezunum. Üzerine aynı bölümde master çalışmam var … Ve Washington, D.C., Amerikan Üniversitesi'nde medya hukuku üzerine ikinci lisans üstü çalışmamı tamamladım. Şimdi, bu yeni mecrada huzurlarınıza çıkıyorum … yazarak, konuşarak, bilgi odaklı yürüyerek var olmaya kıymet verenlerdenim…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!